SOFİA (SOFYA)
Öğleden sonra 15.30 gibi Sofya’dayız. Bulgaristan’ın başkenti ve en büyük şehri. 700 yıllık tarihiyle Avrupa’nın en eski yerleşim yerlerinden biri. Osmanlı, Slav, Roma, Bizans kaynaklı tarihi eserleri, kültürel anıtları ve müzeleri ile bu eski kent, yeni ve modern yapılarla iç içe. Eski uygarlıkların mirası ile kentin modern yüzü arasındaki tezat, Sofya’ya ayrı bir güzellik katmış.
| Alexander Nevsky Katedrali |
| St. Nedelya Kilisesi |
| Central Sofia Market Halls |
Sofya’nın gece hayatı meşhur. Alışveriş merkezlerinin de bulunduğu Vitosha Bulvarı civarında bulunan publar, barlar, kumarhaneler ve gece kulüpleri hareketli gece yaşantısı arayanlar için ideal. Bulgarların milli içkisi alkol oranı yüksek, meyve aromalı Rakija. Ayrıca bölgedeki üzümlerden yapılan Bulgar şarapları da çok meşhur. Marketlerde satılan içki fiyatları da oldukça uygun.
| büyüklerimizin dediği gibi birkaç çanak çömlek |
Sabah yine sağanak yağmurla uyanıyoruz. İstikamet Plovdiv. 9.00 gibi hareket ediyoruz.
PLOVDİV (FİLİBE)
Plovdiv’e şiddetli bir yağmurla giriyoruz. Meriç nehrinin ikiye böldüğü şehir, Romalıların eline geçtiğinde, şehre hâkim üç tepeden dolayı, Trimontium adını almış. Daha sonra Makedon kralı II. Filip, şehri ele geçirdiğinde buraya kendi adını veriyor ve 1800’lerin ortalarına kadar Filibe olan adı daha sonra Plovdiv’e çevriliyor. Bu şehre Türkler her ne kadar hala Filibe dese de, dünyada kabul görmüş resmi adı Plovdiv.
Şemsiyeler ve yağmurluklar eşliğinde gezimize ‘’Eski Şehir’’ denilen bölgeden başlıyoruz. Tepeler üzerine kurulmuş bu şehir, geleneksel Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan evlerle ve çınar ağaçlarıyla bizi karşılıyor. Önemli bir kısmı UNESCO tarafından yenilenen eski evler müzelere dönüştürülmüş. 150 den fazla kültür evinden oluşan topluluğun; müze, lokanta, atölye, galeri gibi işlevleri var. Eski şehrin Arnavut kaldırımı döşenmiş dar ve dik sokaklarından düşmeden yürümeye çalışırken, etrafa fazla detaylı bakamıyoruz. Yine de büyük bir azimle yürüyerek, tepe noktasına geliyoruz.
| gene bizden |
Şehir meydanına geldiğimizde 15.yy dan kalma Ulu Cami’yi görüyoruz. Caminin hemen yanında bulunan tarihi hipodromun kazıları sebebiyle, camide tahribat oluşmuş, ancak Türk hükümeti tarafından onarılmış. Caminin de bulunduğu bu meydanın eski adı camiden dolayı ‘’Cuma Meydanı’’iken, son yıllarda alınan bir kararla ‘’Roma Stadyumu’’ olarak değiştirilmiş.
Kayaz Aleksandar caddesi, Central Meydanına kadar uzanıyor. Cadde üzerinde sağlı sollu cafeler, restoranlar, mağazalar ve birçok döviz bürosu göze çarpıyor. Yol üstündeki bir restorandan bizim dönere benzeyen pide arası döner tarzı bir şeyler alıyoruz. Bu yiyecek hem ucuz, hem de lezzetli oluşundan dolayı, bu tarz dönercilerin önünde gençler uzun kuyruklar oluşturmuştu. Bu arada Bulgar ırkı, boylu poslu ve güzel bir ırk. Kızlar ve erkekler çok hoş ve bakımlılar, giyim kuşamlarına özen gösteriyorlar.
Kayaz Aleksandar Caddesi trafiğe kapalı, cafeli, mağazalı bir yaya caddesi. Hava güzel olduğu için heryer, masalarla sandalyelerle, insan kalabalığıyla canlanmıştı. Meydana yaklaşırken çok şık ve değişik atmosferiyle dikkatimizi çeken ‘’Nedelya’’ pastanesine giriyoruz. Lezzetli bir pasta yiyip, kahvelerimizi içiyoruz ve sadece 6,5 leva ödüyoruz.
| Hayatımda gördüğüm en iyi dinleyici :) |
Bulgaristan’dan Türkiye’ye doğru giderken, sınıra yakın bir markette durup Kaşkaval peyniri ve çok uygun fiyata ceviz içi alıyoruz. Ellerinde kalan levaları tüketmek isteyenler adeta marketi talan ediyor.
Sınırdaki 1,5 saatlik bekleyişten sonra Türkiye’deyiz.