28 Temmuz 2013 Pazar

BULGARİSTAN (SOFYA +FİLİBE)


     SOFİA (SOFYA)

     Öğleden sonra 15.30 gibi Sofya’dayız. Bulgaristan’ın başkenti ve en büyük şehri. 700 yıllık tarihiyle Avrupa’nın en eski yerleşim yerlerinden biri. Osmanlı, Slav, Roma, Bizans kaynaklı tarihi eserleri, kültürel anıtları ve müzeleri ile bu eski kent, yeni ve modern yapılarla iç içe. Eski uygarlıkların mirası ile kentin modern yüzü arasındaki tezat, Sofya’ya ayrı bir güzellik katmış.
Alexander Nevsky Katedrali
        İlk durağımız, şehrin sembolü sayılan Alexander Nevsky Katedrali. 1912 yılında Neo Bizans tarzında inşa edilmiş. Dışarıdan çok görkemli gözüken katedrali, içeride ayin olması sebebiyle gezemedik. Katedralin solundaki alanda 4. yy dan kalma Aziz Sofya kilisesi var. Bir ara cami olarak kullanılsa da, tekrar Ortodoks kilisesine çevrilmiş. Aya Sofya’nın yan cephesinde savaşta ölen Rus askerleri anısına yapılan ve sürekli yanan ateşiyle ‘’meçhul asker anıtı’’ ve hemen önünde şehrin sembolü sayılan aslan heykeli konumlanmış. Hemen karşıda eski Sovyet Rusya döneminden kalma paraların, madalyaların, fotoğraf makinelerinin ve müzik aletlerinin satıldığı ‘’Bitpazarı’’ var. Bitpazarının solundan aşağıya doğru inerken yine ölen Rus askerleri anısına yapılmış ‘’Rus kilisesi’’ ni görüyoruz. Kilisenin soğan şeklindeki kubbeleri som altın kaplıymış. Biraz ileride Ulusal Sanat Müzesine ev sahipliği yapan güzel ve büyük bir meydan var. Sofya, bir müzeler ve parklar şehri. Merkeze doğru giderken yine şehrin sembollerinden sayılan St. Nedelya Kilisesini görüyoruz. Muhteşem bir kubbesi ve süslemeli duvarları var. Hemen yanında şeffaf duvarlardan aşağıdaki antik şehir kalıntılarını seyredebilirsiniz. Yine aynı bölgede şimdi Ulusal Arkeoloji Müzesi olarak kullanılan Ulu Cami bulunuyor. Sofya’nın merkezindeki Maria Luiza caddesine geldiğimizde Banya Cami de denilen ‘’Kadı Seyfullah Cami’’ yi görüyoruz. Rivayete göre yakınlarında Romalılara kadar uzanan termal su kaynakları olmasından dolayı bu adı almış.
St. Nedelya Kilisesi
         Yağmur başlayınca hemen caddenin önündeki otobüs durağına sığınıyoruz. Sofya’nın en yaygın ulaşım araçları olan troleybüs, tramvay ve otobüslerin geçişini izleyerek yağmurun durmasını bekliyoruz. Tam karşıda gara benzeyen 1905 yapımı bir alışveriş merkezi bulunuyor. Central Sofia Market Halls, ağırlıklı olarak sebze, meyve, şarküteri gibi ürünlerin satıldığı bir yer. Yapılan kazılarda Roma döneminde de burada bir Pazaryerinin olduğu ortaya çıkmış. Alt kattan tadı da görüntüsü gibi güzel olan pasta şeklindeki dondurmalardan alıyoruz.
Central Sofia Market Halls
         Maria Luiza caddesinden, altından su akmayan Aslanlı Köprüye doğru yürürken, yol boyunca cafeler, dükkânlar, oteller, striptiz kulüpleri göze çarpıyor. Akşam saatinde cadde bize çok tekin gözükmüyor. Orta yaşlı bir teyze köşe başına oturmuş birasını yudumluyor.
         Sofya’nın gece hayatı meşhur. Alışveriş merkezlerinin de bulunduğu Vitosha Bulvarı civarında bulunan publar, barlar, kumarhaneler ve gece kulüpleri hareketli gece yaşantısı arayanlar için ideal. Bulgarların milli içkisi alkol oranı yüksek, meyve aromalı Rakija. Ayrıca bölgedeki üzümlerden yapılan Bulgar şarapları da çok meşhur. Marketlerde satılan içki fiyatları da oldukça uygun.
büyüklerimizin dediği gibi birkaç çanak çömlek
         Bulgar mutfağında Türk mutfağına benzer tatlar bulmak mümkün. Kebap, cacık, güveç, sarma gibi benzer yemekler var. Maria Tereza caddesinde yöresel yemek yapan bir yere denk gelemediğimiz için, otelimize yakın olan Kentucky’da bir şeyler atıştırıyoruz. Yaklaşık 10 Euro hesap ödeyip, otelimize doğru yürüyoruz.
         Sabah yine sağanak yağmurla uyanıyoruz. İstikamet Plovdiv. 9.00 gibi hareket ediyoruz.
           
        PLOVDİV  (FİLİBE)
     Plovdiv’e şiddetli bir yağmurla giriyoruz. Meriç nehrinin ikiye böldüğü şehir, Romalıların eline geçtiğinde, şehre hâkim üç tepeden dolayı, Trimontium adını almış. Daha sonra Makedon kralı II. Filip, şehri ele geçirdiğinde buraya kendi adını veriyor ve 1800’lerin ortalarına kadar Filibe olan adı daha sonra Plovdiv’e çevriliyor. Bu şehre Türkler her ne kadar hala Filibe dese de, dünyada kabul görmüş resmi adı Plovdiv.
     Şemsiyeler ve yağmurluklar eşliğinde gezimize ‘’Eski Şehir’’ denilen bölgeden başlıyoruz. Tepeler üzerine kurulmuş bu şehir, geleneksel Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan evlerle ve çınar ağaçlarıyla bizi karşılıyor. Önemli bir kısmı UNESCO tarafından yenilenen eski evler müzelere dönüştürülmüş. 150 den fazla kültür evinden oluşan topluluğun; müze, lokanta, atölye, galeri gibi işlevleri var. Eski şehrin Arnavut kaldırımı döşenmiş dar ve dik sokaklarından düşmeden yürümeye çalışırken, etrafa fazla detaylı bakamıyoruz. Yine de büyük bir azimle yürüyerek, tepe noktasına geliyoruz.
gene bizden
       Tepede bizi muhteşem manzarasıyla Antik Tiyatro karşılıyor. Ortaya çıkarılışı henüz yeni olmasına rağmen, bakımlı ve yeni bir görüntüye sahip. Yaz aylarında aktif olarak konser verilen tiyatroyu tepeden seyrederken, kendinizi konser izlerken hayal edebilirsiniz.
      Şehir meydanına geldiğimizde 15.yy dan kalma Ulu Cami’yi görüyoruz. Caminin hemen yanında bulunan tarihi hipodromun kazıları sebebiyle, camide tahribat oluşmuş, ancak Türk hükümeti tarafından onarılmış. Caminin de bulunduğu bu meydanın eski adı camiden dolayı ‘’Cuma Meydanı’’iken, son yıllarda alınan bir kararla ‘’Roma Stadyumu’’ olarak değiştirilmiş.
       Kayaz  Aleksandar  caddesi, Central Meydanına  kadar uzanıyor. Cadde üzerinde sağlı sollu cafeler, restoranlar, mağazalar ve birçok döviz bürosu göze çarpıyor. Yol üstündeki bir restorandan bizim dönere benzeyen pide arası döner tarzı bir şeyler alıyoruz. Bu yiyecek hem ucuz, hem de lezzetli oluşundan dolayı, bu tarz dönercilerin önünde gençler uzun kuyruklar oluşturmuştu. Bu arada Bulgar ırkı, boylu poslu ve güzel bir ırk. Kızlar ve erkekler çok hoş ve bakımlılar, giyim kuşamlarına özen gösteriyorlar.
         Kayaz Aleksandar Caddesi trafiğe kapalı, cafeli, mağazalı bir yaya caddesi. Hava güzel olduğu için heryer, masalarla sandalyelerle, insan kalabalığıyla canlanmıştı. Meydana yaklaşırken çok şık ve değişik atmosferiyle dikkatimizi çeken ‘’Nedelya’’ pastanesine giriyoruz. Lezzetli bir pasta yiyip, kahvelerimizi içiyoruz ve sadece 6,5 leva ödüyoruz.
Hayatımda gördüğüm en iyi dinleyici :)
       Central meydanına yaklaşırken soldaki turizm bürosuna uğrayıp, şehirle ilgili bilgiler alıyoruz. Plovdiv’in meşhur dondurmasından alıp( 100gr. 1.62 leva) , meydandaki çeşmeye doğru yürüyoruz. Hemen arka tarafta hala çalışmaları devam eden arkeolojik kazıları biraz seyredip, otobüsümüze biniyoruz.
        Bulgaristan’dan Türkiye’ye doğru giderken, sınıra yakın bir markette durup Kaşkaval peyniri ve çok uygun fiyata ceviz içi alıyoruz. Ellerinde kalan levaları tüketmek isteyenler adeta marketi talan ediyor.
         Sınırdaki 1,5 saatlik bekleyişten sonra Türkiye’deyiz.


KOSOVA


     PRİŞTİNA   (KOSOVA)
     Öğleden sonra 14.30 gibi Makedonya-Kosova sınırındaydık. Yaklaşık 40 dakika araç kuyruğunda bekledikten sonra, pasaport polisi aracın içine gelerek pasaportlarımızı topladı. Yüzümüze bakarak isimlerimizi sevimli bir şekilde okuyup onayladıktan beş dakika sonra pasaportlarımız geri geldi. Aynı işlem Kosova gümrüğünde de uygulandıktan sonra, sınırdan geçtik.
      Priştine’ye sağanak yağmurla girdik. İlk durağımız, beş yüz yıllık Osmanlı egemenliğinin en önemli izi olan Kosova ovasındaki Sultan I.Murat( Hüdavendigar) türbesiydi. Sultan Murat, I. Kosova savaşında hançerlenerek öldürülünce,  iç organları bu topraklara gömülmüş, bedeni ise Bursa’daki Muradiye Külliyesine defnedilmiş. Hüdavendigar Türbesi, hem Rumeli Türkleri hem de Türk turistler tarafından ilgiyle ziyaret edilen tarihi bir yer olmuş. Yağmur yüzünden bu sade türbeyi fazla detaylı gezemesek de, Kosova ovasının güzelliğinde atların nal seslerini, kılıçların şakırtısını ve savaş naralarını duyar gibi olduk.
Bakımı Türkiye tarafından üstlenilen türbe
      Türbeden çıkıp şehir merkezine doğru yola devam ediyoruz. 2008 de bağımsızlığını ilan eden Kosova, savaşın izlerini yavaş yavaş silmeye başlamış. Başkent Priştine, aynı zamanda Kosova’nın en büyük şehri. Roma’nın yıkılışıyla Priştine önemli bir ticaret merkezi haline gelmiş. Şehirde restorasyon çalışmaları ve yeniden yapılandırma halen devam ediyor. Priştine, nüfusu çok genç bakımlı, neşeli insanlardan olu
şuyor. Yollarda, cafelerde, marketlerde çok düzel ve bakımlı Arnavut kızlarını görebilirsiniz.
        Şehrin merkezine doğru giderken Bill Clinton’dan adını alan bulvarda hareketli gece kulüpleri, cafeler barlar göze çarpıyor. Trafiğe kapalı Agim Ramadani Caddesi de, Bill Clinton’ın iki bloğu kaplayan dev resminin bulunduğu caddenin paralelinde kalan hareketli caddelerden biri.
Kurban bayramı mesajı
       Eğlence ve alışverişin merkezi olan caddelerden biri de Nene Tereza. Bu cadde cafelerin, restoranların, marketlerin ve mağazaların yanı sıra, siyasi protestoların da yapıldığı bir cadde olmasıyla meşhurmuş. Şehrin merkezinde bulunan bağımsızlık anıtı New Born, Kosova Ulusal Müzesi ve Kosova üniversitesi de görülmesi gereken yerlerden. Nene tereze caddesinin sonunda Priştine Meydanı bulunuyor. Meydandan eski şehre doğru giderken, çevrede Yaşar Paşa cami, Murat cami ve Büyük cami var. 15.yy da yapılan Fatih Sultan Mehmet cami, yine bir Osmanlı eseri olan saat kulesinin hemen yanına yapılmış. Görülmesi gereken bir yer de Arkeoloji Müzesi. Burada da taş Devrinden, neolitik çağdan ve Roma çağından kalma belge ve esereler bulunuyor.
O bölgede TİKA çok etkin
      Yürüyerek tekrar Nene Tereza’ya dönüyoruz. Yemek için bir cafe restoran buluyoruz. Tüm balkanlarda olduğu gibi buranın da köftesi ve hamur işleri meşhur.
Kosova köftesi
Yine iki kişi 7 Euro’ya köfte yiyip, çay içiyoruz. Fiyatlar bize uygun geliyor ama buranın halkı için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çok büyük ölçüde işsizlik var ve ortalama maaşlar 200–300 Euro civarı.
       Akşam 18.00 civarı dönüş başladı. Otobüsümüze doğru ilerlerken bir markete uğruyoruz. Türk markalarının da yaygın olduğu ürünler çok uygundu. Atıştırmalık bir şeyler aldık, zira otobüste iki gündür su ve sıcak ikram yok. Marketteki kasiyer kızlar çok hoş ve güler yüzlüydü. Rehberimiz buranın nüfusunun ciddi bir bölümünü kadınların oluşturduğunu söylemişti, gerçekten de cafelerde, marketlerde, yollarda erkekten çok bayanlara rastlıyorsunuz.
       19.30 gibi Kosova sınırındayız. Polis pasaportları otobüsün içinde damgaladı ve tekrar Makedonya’dayız. Akşam 21.de otelimizdeydik. Sabah, saatlerin geri alınmasının azizliğine uğradık. Kahvaltımızı bir saat geç yapıp yola koyulduk. Öğlene doğru Bulgaristan sınırına geldik.

ÜSKÜP


          ÜSKÜP (SKOPJE)
    Akşam 19.00 gibi Üsküp’ün 15 km. dışında bulunan otelimize varıyoruz. Otel çok güzel ama merkeze inmek ancak taksiyle mümkün, gidiş geliş 20 Euro civarı tutuyor.
Otel restoranının fiyatları, tüm balkanlarda olduğu gibi gayet uygun. Bahçedeki kazlarla ve kuğularla biraz oyalanıp, odamıza çıkıyoruz.
    Üsküp, Vardar nehrinin iki yakasına kurulmuş tarihi bir şehir.
Balkanlardan geçen tüm yollar burada kesişir, doğudan batıya giden tüm kervanlar burada soluğu alırmış.
Yazılı tarihi boyunca tüm savaşlardan, doğal afetlerden sonra bile küllerinden yeniden doğmuş, Balkanların ve Rumelinin kalbi olmuş.
Türk çarşısı
    Sabah, gezimize eski Türk mahallelerinin olduğu dar sokaklardan ve çoğu dükkân olmuş eski Osmanlı evlerinin olduğu eski şehirden başlıyoruz. Müslümanların ve Arnavutların yaşadığı bu bölge camileri, hamamları, kahveleri, kalesi ve çarşısıyla bir Anadolu kasabasını andırıyor. Şehrin diğer bölgesiyle karş
ılaştırıldığında daha bakımsız olmasına karşın, daha tarih kokan bir yapısı var. Sokak aralarında Türk ve Osmanlının izleriyle karşılaşmak çok mümkün. Çarşının içinden ilerlerken Türk grubu olduğumuzu anlayan yaşlı bir amca ‘’ yaşasın Türkiye Cumhuriyeti, yaşasın Mustafa Kemak Atatürk’’ diye tezahürat yapıyor.
     Vardar’ın solunda bulunan eski Türk mahallelerine Osmanlı mimarisi damgasını vurmuş. Çarşının içinde Murat Paşa Camiinin yanında 15. yy da yapılmış Çifte Hamam da denilen, Davut Paşa Hamamı bulunuyor. Kadın ve erkekler için ayrı bölümlerinin olduğunu gösteren çift kubbesiyle bugün sanat galerisi olarak kullanılıyormuş. Adını damındaki kurşunlardan alan Kurşun Han da müzeye dönüştürülmüş. Çarşının ortasındaki dükkânların arasında yer alan Kapan Han dışarıdan bakımsız olmasına rağmen içinde birçok restoran ve börekçiyi barındırıyor.
gurur duyduk
     Eski şehirden, Makedonların ağırlıklı yaşadığı yeni şehre, Üsküp’ü ikiye bölen ya da bağlayan Taş Köprüden geçerek gidiyoruz. Bu köprü 15. yy da Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış, köprünün ayaklarında 12 tane yarım da
ire kemer var. Köprüden aşağıya baktığınızda suya atlayan iki insanın metal heykelini görebilirsiniz.
her yerde devasa heykeller
    Karşıya geçtiğiniz anda sanki bir Avrupa şehrine geldiğinizi zannedebilirsiniz. Şehrin merkezinde bulunan Ploştad Makedonya Meydanı, sizi görkemli bir Büyük İskender heykeliyle karşılıyor. Ancak Yunanistan’ın ‘’tarihlerini çalma’’ konusundaki uyarısı üzerine, Makedonyalılar heykele ‘’Atlı Savaşçı’’ adını vermişler. Büyük İskender heykelinin hemen arkasında Çar Samuil’in heykeli bulunuyor. Meydanın Vardar nehri tarafında hem Bulgarların hem de Makedonların sahip çıktığı Gotse Delçev ‘in at üzerindeki bir heykeli var. Meydanın diğer bir köşesinde de Bizans imparatoru Jüstinyen’in heykeli gözümüze çarpıyor. Bu kadar çok heykelin yapılmasının sebebi, hükümetin şehri daha turistik bir hale getirme çabasıymış. Çevredeki meydanlarda ve tarihi binalarda restorasyon çalışmaları halen devam ediyor.
    Çevredeki sokaklarda hoş kafeler, restoranlar ve pastaneler göze çarpıyor. Ayrıca meydanda büyük ağaçlar altında dinlenebileceğiniz birçok bank bulunuyor. Meydanın başka bir köşesinde Makedon kızların güzelliğini gösteren şirin bir heykel var.     Şehrin dikkat çeken noktalarından biri de Vodno dağı tepesine dikilmiş olan dev haç.
Üsküpte "taş"gibi kızlar var :)
66 m. yüksekliğindeki bu hacı görmek isterseniz 100 dinar vererek teleferiğe binebilirsiniz. Milenyum Hacı, Makedon bölgesinin en yüksek yapısı olup, dünyanın da en büyük hacıymış.
     Son olarak yiyecek bir şeyler almak için girdiğimiz pastanede ne kredi kartı ne de Euro geçmeyince ellerimiz boş döndük. Saat 11.30 gibi yağmurla Üsküp’ten ayrıldık.

OHRİD


         OHRİD
   Gece yorgunluktan yerinin güzelliğinin farkına varamadığımız Struga’ daki otelimiz, sabaha karşı nefis bir göl manzarasıyla bizi karşıladı. Saat farkından dolayı erkenden uyandığımız otelde kahvaltıya inmeden önce, balkonumuzdan Ohrid gölünün içinden doğan güneşi ve gölde yüzen ördekleri bir süre seyrettik. Yola çıkmadan önce gölün kenarında biraz yürüyüş yapıp, iskeleden gölün şeffaf sularına bakıp, sonbahar yaprakları arasında resimler çektik.
Otelimizden manzara

     Ohrid gölünden kaynak bulan ve Struga’yı ikiye bölen Kara Drin ırmağı Yunanistan sınırına doğru uzanıyor. Struga’nın sakin yapısını ve güzel doğasını seyrederek Balkanların en eski ve en derin gölü olan Ohrid’ye doğru yol alıyoruz.
kedilerin romantik dakikalarını bozduk sanırım :)
      Adını kıyısında bulunduğu Ohrid gölünden alan Ohrid kasabasının tarihi çok eskilere dayanıyor. Gezimize çarşının içinden başlarken, sevimli bir köpek de bizimle beraber tepeye doğru tırmanmaya başlıyor. Dar sokaklı, göl manzaralı, eski evlerin arasından geçerken el yapımı kağıt üreten eski bir atölyeye rastlıyoruz.  Biraz ileride, Osmanlılar döneminde freskleri ve resimleri sıvayla kapatıldığı için, günümüze kadar korunarak gelen Aya Sofya Kilisesini görüyoruz. Akustiği çok iyi olduğu için, halen burada klasik müzik konserleri verilmekteymiş.
      Kaleye doğru dik bir yokuşu tırmanırken, Komünist dönemden kalma Zastava marka minik arabaların olduğu bir park alanı görüyoruz. Ohrid’ de yaşayacaksanız 100 Euro’ya bu arabalardan edinebilirsiniz. Biraz ileride tepedeki eski evlerin arasına sıkışmış bir antik tiyatro görüyoruz. Kazı çalışmaları, ev sahipleriyle hükümet arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden devam edemiyormuş. Antik tiyatro ve çevresindeki evler Ohrid’nin en güzel manzarasına sahip. Bu göl manzaralı evlerin fiyatları 500 bin Euro civarıymış. Kale duvarları da antik tiyatro yakınlarından başlıyor. M.Ö 3.yy da inşa edilmiş olan Samoil kalesinin dik merdivenlerini çıkıp, duvarların üzerinden yürüyerek, tüm şehrin ve gölün resimlerini çekebilirsiniz. Kalenin içinde halen kazı çalışmaları devam ediyor.
çok"bizden" bir ev
      Surlar dışında kalan bölgelerde yüzlerce kilise var. Kaleden çıkıca, Bizans döneminin en eski kiliselerinden St. Pantaleimon’u görüyoruz.Bu kilise 4.yy dan kalan antik kilise kalıntıları üzerine yeniden yapılmış. Kilisenin bahçesindeki kalıntılar ve mozaikler de 4. yy dan kalma Roma eserleri. Bahçede ayrıca Fatih Sultan Mehmet’ in nişancısı Sinan Yusuf Çelebinin türbesi bulunuyor.
     Dönüşe geçerken uçurumun kenarına kurulmuş 13. yy dan kalma St. John& Kaneo Kilisesini görüyoruz. Bu kilise, dünyada en çok resmi çekilen kilise unvanını taşıyormuş.
     Gölün kenarına indiğimizde, tekne turuna gitmeden önce kıyıda kuğular bizi karşılıyor. Yaklaşık 45 dakika süren tekne turumuzda, Makedon müziği eşliğinde Tito’nun evini, Ohrid’nin ilk ve tek beş yıldızlı otelini ve plajlarını görüyoruz.
Kaleden muhteşem manzara
      Döndüğümüzde, köfte yemek için büyük tarihi çınar meydanından yukarıya yürüyerek Neim adlı restoranda, köftelerimizi(burada köfteye kebap deniyor) ve yerel Makedon biralarımızı söylüyoruz. Yanılıp da bir buçuk porsiyon falan söylemeyin sakın, bir porsiyonda on köfte var. İki kişi yemeğe sadece 7 Euro ödeyip, tıka basa doyduktan sonra, yol üzerinde gördüğümüz Antep baklavacısında cevizli baklava yiyoruz. Beş altı dilim baklavaya 1,5 Euro ödüyoruz. Alternatif yemek isteyenler, sahildeki restoranlarda Ohrid’ nin meşhur siyah benekli alabalığını ve Skopsko yerel birasını deneyebilirler.
oldukça doyurucu(bunu ben söylüyorsam,anlayın artık)

       Ohrid’den ayrılmadan önce, meşhur benekli alabalığının pullarının kurutulup toz haline getirilerek, değerli taşların ve boncukların üzerine kaplanmasıyla yapılan incilerinden almayı unutmayın. Orijinallerini sadece Talevi ve Filevi ailelerinin yaptığı inci takıların benzerlerini ve taklitlerini, seyyar satıcılarda 5–10 Euroya bulabilirsiniz.
      Öğleden sonra Üsküp’e doğru yola çıkıyoruz.
Antepten o kadar uzakta çok ilginç geldi ama tadı:((

MANASTIR


           MANASTIR (BİTOLA)

     Selanik’ten ayrıldıktan yaklaşık bir saat sonra Makedonya gümrüğündeydik. Yunanistan, Makedonya’ yı tanımadığı ve aralarında siyasi sorunlar olduğu için, sınırda tam bir saat bekledik. Makedonya’ya girdikten sonra, uzunca bir süre mola yeri bulamadık, benzin istasyonları tuvaletleri kullanmamıza izin vermedi.
    Manastır’a geldiğimizde saat 17.30 olmuştu ve hava kararmıştı. Rehberin direkt otele gitme ve Manastır’ı es geçme fikrine kimse sıcak bakmadı, otobüsümüz uygun bir yere park yaptıktan sonra karanlıkta yollara döküldük.
    Manastır, Dragor nehrinin iki yakasına kurulmuş, etrafı dağlarla çevrili küçük bir şehir, ancak büyük şirketlerin merkezlerinin bulunduğu, tarım ve sanayinin merkezi olan, Makedonya’nın 2. büyük şehri.
     İlk durağımız tabi ki, Atatürk’ümüzün lise eğitimini gördüğü ‘’Manastır Askeri İdadisi’ydi. 1896 da girip 1898 yılının kasım ayında, tüm derslerinden tam not alıp, ikincilikle mezun olduğu lise, günümüzde müze olarak kullanılıyor. Müzenin ikinci katında Atatürk için özel bir anı odası hazırlanmış. Atatürk’ün o yıllardaki görüntüsünün balmumu heykeliyle resim çektirirken, diplomalarına, giydiği kıyafetlere bakarken, lise aşkı Eleni’nin mektubunu okurken bir yandan da Atatürk’ün hayatını ve yaptıklarını anlatan bir filmi, Rutkay Aziz’in sesiyle seyrediyorsunuz. Atatürk’ün üç senesini geçirdiği, koştuğu, yürüdüğü bu yerde aynı ortamın havasını bile solumak hepimizi heyecanlandırıp, duygusallaştırıyor.
Aslında Gaziantep nüfusuna kayıtlı olduğunu biliyormuydunuz ? 

Askeri İdadinin gece görüntüsü
     Askeri İdadiden çıkınca, biraz ilerideki meydanda Yugoslavya devletinin kurucusu Tito’nun heykeli gözüküyor. Heykelin bulunduğu caddenin resmi adı’’Mareşal Tito’’ olmasına rağmen, halk burası için Osmanlılardan kalma ‘‘Şirok’’ ismini kullanıyor.
Şirok caddesinde ilerlerken eski binaların içinde marka mağazalar ve kafeler yer alıyor.
Oldukça uzun olan caddedeki kafeler dolu. Caddede ilerlerken İsa Bey Cami ve Mustafa Paşa Camiyi görebilirsiniz. Caddenin sonundaki meydanda gösterişli bir 2. Philip heykeli var. Heykelin yanındaki sekiz Makedonya kalkanının bulunduğu havuzda su ve ışık gösterisi yapılıyor.
     Meydanın diğer bir köşesinde 16. yy da, 60.000 yumurta akı kullanılarak yapılmış tarihi bir ‘saat kulesi’ var. Her altı saatte bir müzik bestesi çalan kule bir ara kilise olarak da kullanılmış. Saat kulesinin karşı sokağında St. Dimitri kilisesi yer alıyor. Balkanların en büyük Ortodoks kiliselerinden olan St.Dimitri freskleriyle ve ikonlarıyla meşhur.Şehrin merkezinde yer alan ve eski bir kilisenin üzerine kurulduğu ortaya çıkan Yeni Cami de günümüzde sanat galerisi ve sergi salonu olarak kullanılıyor.
    Meydanın diğer bir ucu da tarihi ‘’Bedesten ‘‘e uzanıyor. 17.yy da yapılmış Bedesten’deki 86 dükkânda tekstil ve gıda ürünleri satılıyor. Üzerinde hala eski işlemelerin ve oymaların bulunduğu dört demir kapısı bulunuyor. Kapalı Çarşının içinden geçilerek Bulvar Prvimaj üzerinden dar karışık sokakların, eski Osmanlı mimarisi tarzında evlerin, Pazaryeri ve kahvelerin yer aldığı eski osmanlı bölgesine ulaşabilirsiniz. Elveda Rumeli dizisinin birkaç bölümü de bu eski çarşıda çekilmiş.
"Elveda Rumelinin çekildiği Bedesten"
   Manastır gezimiz, ışıklı sokaklarından tekrar otobüsümüze geri dönmemizle son buluyor. Çok dar ve ormanlık yollarda yaklaşık iki saat süren yolculuğumuzdan sonra, Ohrid gölü kıyısındaki Struga’daki otelimize kendimizi zor atıyoruz.

Merhaba Dünya

SELANİK ( THESSALONİKİ)
     Akşam 19.00 da Kadıköy’den kalkan otobüsümüzle Tekirdağ İpsala sınır kapımıza geldiğimizde, saat 02.00 civarıydı. Türk tarafındaki pasaport kontrolünde, otobüsten inerek gecenin soğuğunda, araya giren özel araç sürücülerinin, sıramızı haksız olarak elimizden almalarıyla mücadele ederek, yaklaşık 50 dakika sonra otobüsümüze dönebildik. Türkiye -Yunanistan sınırı olarak kabul edilen Meriç Nehrinin üzerindeki köprünün demirlerinin yarısı kırmızı-beyaz, yarısı mavi-beyaz boyalı. Türk ve Yunan askerleri yan yana sınırı bekliyor. Yunanistan tarafına geldiğimizde, pasaportlar sırayla toplandı, geçiş verildi,15 dakika sonra sınırı geçmiştik. Tur rehberinin ‘’Avrupa Birliği üyesi olan bir ülkeyle, Avrupa Birliği üyesi olmayan bir ülke arasındaki farkı gördünüz sanırım’’ diyerek, Türk gümrüğünün daha iyi ve modern olduğunu düşündüğünü söylemesini, espri olarak algılıyor ve devam ediyorum.
kale girişi
     Sabaha karşı 06.30 civarında ilk molamızı, Kavala yakınlarında bir tesiste kurabiye almak ve kahvaltı yapmak için veriyoruz. Beş, altı çeşidi olan Kavala kurabiyelerinin kilosu 9 Euro, genelde yarım kiloluk paketlerde satılıyor. Benim favorim, klasik bademli, tereyağlı olanıydı.
     Birkaç saat sonra, Selanik’e giriyoruz. Şehre girerken, çatılardaki eski tip antenler, boyasız binalar ve bakımsız sokaklar ilk başta olumsuz bir etki uyandırsa da, Selanik içine girdikçe çok güzel bir şehir olduğunu bize gösterdi. Selanik denince tabi ki, ilk akla gelen Atatürk’ümüzün doğduğu şehir olmasıdır. Ege denizine kıyısı olan bu tarihi kent, aynı zamanda Yunanistan’ın ikinci büyük şehri ve limanı.  Adını, Büyük İskender’in kız kardeşinden alan Selanik, Yunan Makedonya’sının da yönetim merkezi sayılıyor.
     Selanik gezimizin temel amacı ve ilk aklımıza gelen şey,  Atatürk’ün doğduğu üç katlı, pembe boyalı evi ziyaret etmekti. Atatürk’ün evi Aya Dimitriya mahallesi,   Apostolu Pavlu caddesi 75 numarada yer alıyor. Eve,  hemen yanında bulunan Başkonsolosluğumuzun binasından, pasaportlar bırakılarak özel bir koruma altında giriliyormuş. Ancak hevesimiz ve heyecanımız, evin tadilatta olduğunu ve gezilemeyeceğini öğrendiğimizde yarım kalıyor. Evin içini gezemesek de, öğrendiğimiz bilgilere göre, içindeki eşyalar Topkapı ve Dolmabahçe Saraylarından seçilerek Selanik’e gönderilmiş. Eşyaların tamamı dönemi simgelese de orijinal değilmiş. Evin 2. katı müze haline getirilmiş ve Atatürk’ün kullandığı şahsi eşyalar, kıyafetler ve okul dönemlerine ait belgeler vs. sergileniyormuş.
    Atatürk’ün evinden yukarı doğru gidildiğinde, şehrin solunda ve kuzeyinde kalan bölge ‘’Türk Mahallesi’’ olarak biliniyor. Eski taşlarla döşeli dar sokaklardan ve eski meydanlardan geçerken, Yunan ve Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan az katlı eski evleri görüyorsunuz. Şehrin bu bölgesi ‘’ Eski Şehir’’ Anopoli alarak adlandırılıyor.
Daha yukarıya doğru çıktığımızda, şehrin panoramik görüntüsünü tüm güzelliğiyle görebileceğiniz ve şehrin akropolü sayılan, eskiden hapishane olarak kullanılan Yedikule’ye ve Bizans surlarına geliyorsunuz. Surların büyük kısmı yıkılmış olsa da, Selanik’in en eski ve güzel yerlerinden biri. Kuleden inerken hediyelik eşya ve magnet satan birkaç küçük dükkân ve sizi Türkçe selamlayan yaşlı amcaları görebilirsiniz.
    Şehrin en önemli dini yapısı, 4. yy da yapılmış olan Yunanistan’ın da en büyük katedrali olan Ortodoks ‘’Aya Dimitrius’’ katedrali. Şehrin kurucucu Aziz Dimitrius adına yapılmış bu katedral, görkemli ikonları ve mozaikleriyle meşhur. Katedralin bodrum katında Romalılardan kalma antik bir hamamın kalıntıları bulunuyor. Ziyarete gittiğimizde, muhafazakâr Ortodoks Hıristiyanların geleneklerine uygun olarak resmi bir cenaze töreni ve ayin yapılmaktaydı. 
Ayin ve resmi bir cenaze töreni


    Selanik’in kalbi sayılan ‘’Kordon’’,İzmir’e benzerliğiyle dikkat çekiyor. Tüm sahil şeridinde kafeler, restoranlar ve barlar var. Gündüz olmasına karşın, tüm kafeler gençlerle ve turistlerle dolu. Selanik ekonomik krizden nasibini almamış gözüküyor.
lezzet
Kordonun deniz kenarında, Kanuni Sultan Süleyman döneminden kalma’’Beyaz Kule’’ yi görüyoruz. Osmanlı döneminde hapishane ve garnizon olarak kullanılan kule, Balkan savaşı sonrası, Selanik yunanlıların eline geçince, sembolik bir vaftiz uygulaması olarak beyaza boyanmış, ancak zamanla eski rengine dönmüş. Atatürk’ün de arada arkadaşlarıyla durum değerlendirmesi yapmak için bu kuleye geldiğini düşünmek heyecanlandırıyor.
   Sahilde yürümeye devam ederseniz, Büyük İskender’in heykelini, Arkeoloji Müzesini ve eski limanı görebilirsiniz. Balkanların en büyük müzesi olan Arkeoloji müzesinde klasik, arkaik ve antik dönemden kalma tarihi eserleri görüp, müzenin yanındaki parkta dinlenirken, karşınızdaki Olympos dağını seyredebilirsiniz.
Beyaz Kule
    Selanik’in 2. kordonu denilen Tsimiski, Kissouras ve Chalkeo caddeleri,  şehrin alışveriş ve moda merkezi. Aklınıza gelen tüm markaları ve mağazaları bu caddelerde bulabilirsiniz. Kordondan yukarıya doğru çıktığınızda, Aristo’nun meydanda bulunan düşünen heykelinden adını alan’’Aristoteles Meydanı’’ karşınıza çıkıyor. Meydanın iki tarafındaki mağazaları gezip, kafelerde  frappe keyfi yapabilir ya da seyyar satıcılardan simidinizi alarak palmiyeler arasındaki banklarda dinlenebilirsiniz.
   Selanik’ten ayrılırken sakızlı kurabiye, sakız likörü, reçeli ve uzo alabilirsiniz.