THY
ile geldiğimiz Madrid Barajas Havaalanından, İberia havayollarıyla Barselona’ya
doğru yola çıkıyoruz. Yolculuk yaklaşık bir saat sürüyor. Havaalanına
indiğimizde çok uzun süren bir yoldan geçerek, bagajlarımızı alacağımız noktaya
geliyoruz. Bir uçak dolusu insandan nerdeyse bizim dışımızda bagaj alan yok.
Barselona Havaalanı sanki bir alışveriş merkezi gibi büyük, canlı ve modern bir
yer. Üstelik freeshop’ taki mağazalar hem iç hem dış hat yolcularına açık.
Metroyla önce merkeze gelip aktarma
yaparak otelimizin bulunduğu bölgeye geliyoruz. Otelin yerinin dağın başında
olmasından olsa gerek, ilk başta Barselona’ya bir türlü ısınamadık. Trenden
indikten sonra, hiçbir ulaşım aracının o saatte otelin olduğu bölgeye
gitmediğini öğrenip, elimizde bavullarla yaklaşık yarım saat yokuş yukarı
yürüdük. Otele vardığımız anda ilk işimiz, şehir merkezinde bir otel aramak
oldu. Ancak yaz sezonu olması yüzünden yer bulamadık.
Yerinin aksine otelimiz beklediğimizden
de güzeldi, ağırlıklı olarak arabasıyla gelmiş Fransız turistler vardı. Hatta ileriki
günlerde bir tanesi ciddi olarak hayatımızı kurtardı. Güçlükle gittiğimiz 3–4 km.
uzaktaki bir marketten dönerken bizi arabasına aldı, almasaydı o geri dönüş
yolunu nasıl giderdik bilemiyorum.
Sabah, Barselona’nın merkezine gitmek
için tren istasyonuna yürüyoruz. Şehre kadar yaklaşık yarım saatlik bir yolumuz
var. Trendeki insan profilleri pek kafamdaki İspanyol imajına uymuyor. Zaten
onlarda kendilerini İspanyanın en az İspanyol şehri olarak görüyormuş.
Barselona, Katalunya özerk bölgesinin başkenti, İspanya’nın ikinci büyük şehri
ve Avrupa’nın en önemli kültür, ticaret ve spor merkezlerinden biri. Ortaçağla
modernizm arasına sıkışmış yapısıyla, renkli geceleriyle ve sıcak atmosferiyle
kesinlikle görülmeyi hak ediyor.
Çıkışta, Barselona’nın ızgara planındaki
çok düzgün cadde ve sokaklarından deniz tarafına doğru gitmeyi planlıyoruz.
Sokaklar o kadar muntazam ki, her sokaktaki trafik ışıklarının ve yaya
kaldırımlarının yerleri hep aynı, tüm evlerin bulunduğu parsel büyüklükleri ve
apartman düzenleri aynı. Bu düzene şaşırıp hayranlık duymamak elde değil.
Aşağıya doğru ilerlerken Pg. Lluis
Companys’de karşınıza Paris’teki zafer takına benzer görüntüsüyle ‘’Arc de
Triomf’’ çıkıyor. Kırmızı tuğla görüntülü tak, 1888 yılında yapılmış. Uzun ve
güzel bir koridordan yeşillikler içinde ilerleyerek, ‘’Parc de Ciutadella ‘’e
geliyoruz. İçinde büyük bir hayvanat bahçesini de barındıran bu sakin parkta
yürüyenler ve kaykay yapanların yanı sıra özgürce dolaşan yeşil papağanlara da
rastlayabilirsiniz.
Eski şehir de denilen ‘’Ciutat Vella’’
da görülmesi gereken ilk yer 13.yy dan kalma‘’Gotik Katedrali’’. Bu bölgedeki
tüm sokaklar ve yapılar ortaçağdan kalma görüntüsüyle sizi başka bir boyuta
götürebilir. Barrio Gotico(Gotik mahalle) de denilen bu bölgede Maria del Mar
bazilikası, Picasso Müzesi, Katalan Parlamento Binası, Tarih Müzesi ve müzenin
altından katedrale kadar uzanan Roma kalıntıları diğer görülecek yerler
arasında. Eski şehirdeki dar sokaklar, balkonlarından çamaşır sarkan evler, her
evin farklı bir yaratıcılıkla boyanmış yaşayan kapıları arasında gezerken,
ortaçağ Barselona’sını hissediyorsunuz. Sokaklarda cafeler, butikler ve en çok
da tapas barlar dikkat çekiyor. Tapas, genelikle içkinin yanında yenilen bizim
meze dediğimiz değişik atıştırmalıklar. Birkaç çeşidini denedik, fena değildi.
Eğer acıkırsanız yine bu bölgede Baeselona’nın meşhur yemeği ‘’Paella’’yı
deneyebilirsiniz. Genellikle deniz ürünlerinden ve sebzelerden yapılan bir tür
safranlı pilav. Bizdeki kulplu bakır sahanlara benzeyen özel bir tencerede
sunuluyor. Çoğu markette pirince ve tenceresiyle beraber set olarak satılıyor.
Fiyatı 12 Euro civarında.
Geldik Barselona’nın en popüler
caddesi ‘’La Rambla ’’
ya. Sahildeki Kristof Kolomb heykelinden Katalunya Meydanına kadar uzanan
hareketli bir cadde bu. Eskiden bir dere yatağıyken kurutularak ıslah edilmiş
bir bölgeymiş burası. Ortada geniş bir kaldırım üzerinde cafelerin, gazete
bayilerinin, çiçekçilerin, ressamların ve performans sanatçıların olduğu ve
sanki Barselona’nın kalbinin burada attığı bir cadde. Biz yankesiciye
rastlamadık ama ‘’bul karayı al parayı’’ tarzı bir oyun yapan sahtekârlardan
çok vardı. Eğer hem dinlenmek, hem de gelip geçeni seyretmek isterseniz yolun
kenarındaki cafelerden birine oturup, sangrianızı ya da biranızı
içebilirsiniz.’’Sangria’’ buraya özgü bir içecek. Kırmızı şarap ve meyve
karışımından oluşuyor, içimi çok hafif ve genellikle cam sürahilerle ve çok
büyük kadehlerle sunuluyor. Tadı biraz ‘’punch’’ı andırsa da soğuk içimi güzel.
Sol tarafta mutlaka uğranması gereken
‘’Mercat de la Boqueria ’’
adında çok eski bir pazaryeri var. Burada deniz ürünlerinden tutun da sebzeye,
tropik meyvelere, çikolataya, kurutulmuş etlere uzanan bir yelpaze var.
Gurmeler kadar, sıradan turistlerinde ilgisini çekecek olan bu renkli ve
hareketli Pazar, dünyanın en çok gezilen pazarıymış. Biz de tropik meyvelerden
oluşan içecekleri tatmadan çıkmıyoruz.
Boqueria ‘nın arkasında kalan bölge
‘’Raval’’,eskiden denizcilerin, hayat kadınlarının ve dolandırıcıların olduğu
şimdi bile huzursuz, ama hala modernleştirilmemiş bir bölgesi. Önünde konser
verenlerin ve performans gösterilerinin yapıldığı Çağdaş Sanatlar Müzesi
(MACBA) gençlerin popüler mekânlarından. Burada sinema, öğrencilere
ücretsizmiş. Ayrıca, kentin en iyi restoranları ve cafeleri buradaymış.
Yolun sonu Katalunya Meydanı. Ortasında
bir park, havuz ve heykellerle süslenmiş büyük ve hareketli bir meydan. Bir
köşesinde zincir mağaza El Corte İngles, diğer köşesinde gençlerin buluşma
noktası Cafe Zürich, Hard Rock Cafe başka bir köşede de iki katlı Apple binası.
İçi, dışı kaldırımları dolu. Mağaza kapalıyken bile ücretsiz internet
bağlantısı var.
Katalunya
Meydanının yukarısında ‘’Gracia’’ bölgesine doğru çıkarken masalsı ve fantastik
Gaudi evleri karşınıza çıkıyor. Casa Batllo, Gaudi’nin tam olarak bitirdiği tek
eseri olarak biliniyor. 19.yy da yapılan binanın kırık mozaiklerle kaplı dalgalı
dış cephesi, bir iskeleti ya da maskeyi andıran büklümlü demirden balkonları,
sıra dışı pencereleri ve ilginç bacaları ile modernizmin başyapıtlarından
sayılıyor. Casa Batllo bitişiğindeki Casa Amattler ve Casa lleo Morera adlı
birbiriyle çatışan tarzdaki binalarla yan yana dizilmiş. Bu blok evlere ‘’La Manzana de La Discordia ’’ deniyor.
Gaudi’nin bir başka önemli eseri de Park
Güell. Eğer parkın tamamını yorulmadan gezebilmek ve Barselona manzarası
izlemek isterseniz parkı gezmeye tepe bölümünden başlamalısınız. Bunun için
metrodan ‘’Vallcarca’’ durağında inip biraz yürüdükten sonra yarı basamak yarı
yürüyen merdivenden oluşan 200m.lik çok dik bir yokuşu çıkmanız gerekiyor.
Nefes nefese kalabilirsiniz ama yol bittiğinde yorulduğunuza değen bir
manzarayla karşılaşıyorsunuz. Harika bir Barselona manzarası seyretmek
isterseniz, en tepede taştan bir hacın olduğu korunaksız dar bir tepeye
tırmanmanız gerekiyor. Büyük bir ağ oluşturan kıvrımlı patikalardan yürürken, ağaç
gövdesini andıran taş sütunlar göze çarpıyor. Aşağıya doğru indiğinizde ‘’Solo
de les Cent Columnes’’ denilen ortası kum kenarları dalgalı banklardan oluşan
seyir terasına geliyorsunuz. Rengârenk seramik mozaiklerden oluşan bu banklarda
oturacak yer bulmak çok zor. Ama denize kadar uzanan manzara çok güzel. Alt
katta ise bu terası ayakta tutan kolonlar var. Kolonların olduğu mağaramsı alandaki
tavan mozaikleri ve madalyonlar göz alıyor. Burayı kuşlar da beğenmiş ki,
arkadaki kolonların aralarına yuva yapmışlar.
Barselona’ya
gelmişken olmazsa olmazlardan biri de, FC Barselona’nın stadı ‘’Camp Nou’’yu
ziyaret etmektir. Avrupa’nın en büyük stadına gitmek için metrodan Les Corts ya
da Maria Cristina durağında iniyorsunuz. Biraz yürüdükten sonra giden insan
kalabalığından stadın yerini hemen bulabiliyorsunuz. Stadın girişinde sizi
bilet satış gişeleri karşılıyor. Bilet fiyatı 23Euro. Stada giden tünelin hemen
başında iki katlı satış ofisi var. Formalar, anahtarlıklar, magnetler ve daha
aklınıza gelen her türlü ticari ürün. İçerisi çok kalabalık ama iki tane
Fenerli arkadaş bulup ayaküstü sohbet ediyoruz. Stadın girişinde maç
görüntülerinden oluşan bir film gösterisi ve müze var. Çok profesyonel olan bu
müzede kupalar, önemli maçlardan kalma formalar, kramponlar, biletler, kaleci eldivenleri ve kaptanlık bantlarını
görebilirsiniz. Daha sonra futbolcuların soyunma odaları, duş kabinleri, teknik
direktörün taktik odası ve masaj odalarının olduğu bölüme geliyorsunuz. Bu
bölümler kapalı olduğu için göremedik.
Barselona’da son durak, şehrin en
yüksek üç tepesinden biri sayılan ‘’Montjuic’’. Metroyla gidecekseniz Paral-lel
durağında ineceksiniz. Bu tepeye teleferikle ya da füniküler ‘le
çıkabilirsiniz. Biz füniküleri tercih ettik. 215 m . yüksekliğindeki bu
tepeye ‘’Yahudi Tepesi’’de deniyor. Tüm Barselona’ya hâkim bir manzarası vardı.
Buradan şehrin tüm dar sokaklarını, sivri kulelerini ve limanı tüm ihtişamıyla
görebiliyorsunuz. Bu tepe 18.yy dan kalma Montjuic Kalesine de ev sahipliği yapıyor.
Bu kale eskiden hapishane olarak kullanılırmış, bugün ise askeri müze. Ayrıca Olimpiyat
Stadı, İspanyol Köyü, Katalunya Sanat Müzesi de bu bölgede bulunuyor.
Barselona tabi ki bu kadar değil, ama
bizim görebildiklerimiz bunlar. Yürüyerek gezmenin avantajıyla gördüğümüz ve
hafızamıza yerleşen diğer her şey de bize kaldı.