14 Eylül 2013 Cumartesi

BARCELONA (BARSELONA)


      

      THY ile geldiğimiz Madrid Barajas Havaalanından, İberia havayollarıyla Barselona’ya doğru yola çıkıyoruz. Yolculuk yaklaşık bir saat sürüyor. Havaalanına indiğimizde çok uzun süren bir yoldan geçerek, bagajlarımızı alacağımız noktaya geliyoruz. Bir uçak dolusu insandan nerdeyse bizim dışımızda bagaj alan yok. Barselona Havaalanı sanki bir alışveriş merkezi gibi büyük, canlı ve modern bir yer. Üstelik freeshop’ taki mağazalar hem iç hem dış hat yolcularına açık.
     Metroyla önce merkeze gelip aktarma yaparak otelimizin bulunduğu bölgeye geliyoruz. Otelin yerinin dağın başında olmasından olsa gerek, ilk başta Barselona’ya bir türlü ısınamadık. Trenden indikten sonra, hiçbir ulaşım aracının o saatte otelin olduğu bölgeye gitmediğini öğrenip, elimizde bavullarla yaklaşık yarım saat yokuş yukarı yürüdük. Otele vardığımız anda ilk işimiz, şehir merkezinde bir otel aramak oldu. Ancak yaz sezonu olması yüzünden yer bulamadık.
      Yerinin aksine otelimiz beklediğimizden de güzeldi, ağırlıklı olarak arabasıyla gelmiş Fransız turistler vardı. Hatta ileriki günlerde bir tanesi ciddi olarak hayatımızı kurtardı. Güçlükle gittiğimiz 3–4 km. uzaktaki bir marketten dönerken bizi arabasına aldı, almasaydı o geri dönüş yolunu nasıl giderdik bilemiyorum.
       Sabah, Barselona’nın merkezine gitmek için tren istasyonuna yürüyoruz. Şehre kadar yaklaşık yarım saatlik bir yolumuz var. Trendeki insan profilleri pek kafamdaki İspanyol imajına uymuyor. Zaten onlarda kendilerini İspanyanın en az İspanyol şehri olarak görüyormuş. Barselona, Katalunya özerk bölgesinin başkenti, İspanya’nın ikinci büyük şehri ve Avrupa’nın en önemli kültür, ticaret ve spor merkezlerinden biri. Ortaçağla modernizm arasına sıkışmış yapısıyla, renkli geceleriyle ve sıcak atmosferiyle kesinlikle görülmeyi hak ediyor.
        İlk durağımız, resepsiyonist Rodrigo’nun tavsiyesiyle internet üzerinden (14.30 Euro’ya) biletlerini aldığımız ‘’La Sagrada Familia’’ bazilikası. Böylelikle kapıda metrelerce uzanan bilet kuyruğuna girmemiş oluyoruz. Dışarıdan görüntüsüyle kumdan kuleleri andıran kilise, bittiğinde 18 kulesi olacakmış. Gaudi’nin ölmesiyle yarım kalan eser halkın yardımlarıyla yavaş yavaş tamamlanıyormuş. Bazilikanın içyapısını ayakta tutan kolonlar dallanıp budaklanan ağaç gövdeleri şeklinde tasarlanmış. Duvarlarda ve tepesinde çeşitli hayvan ve bitki motiflerinden esinlenerek yaptığı mozaikler ve camlarda da vitrayları görebiliyoruz. Müzenin alt katında Gaudi’nin yaptığı heykeller, tasarımlar ve diğer çalışmaları yer alıyor. Müzenin bir köşesindeki kalın camdan aşağıya baktığınızda Gaudi’nin zemin kattaki mezarını görebilirsiniz.  
       Çıkışta, Barselona’nın ızgara planındaki çok düzgün cadde ve sokaklarından deniz tarafına doğru gitmeyi planlıyoruz. Sokaklar o kadar muntazam ki, her sokaktaki trafik ışıklarının ve yaya kaldırımlarının yerleri hep aynı, tüm evlerin bulunduğu parsel büyüklükleri ve apartman düzenleri aynı. Bu düzene şaşırıp hayranlık duymamak elde değil.  
       Aşağıya doğru ilerlerken Pg. Lluis Companys’de karşınıza Paris’teki zafer takına benzer görüntüsüyle ‘’Arc de Triomf’’ çıkıyor. Kırmızı tuğla görüntülü tak, 1888 yılında yapılmış. Uzun ve güzel bir koridordan yeşillikler içinde ilerleyerek, ‘’Parc de Ciutadella ‘’e geliyoruz. İçinde büyük bir hayvanat bahçesini de barındıran bu sakin parkta yürüyenler ve kaykay yapanların yanı sıra özgürce dolaşan yeşil papağanlara da rastlayabilirsiniz.
       Eski şehir de denilen ‘’Ciutat Vella’’ da görülmesi gereken ilk yer 13.yy dan kalma‘’Gotik Katedrali’’. Bu bölgedeki tüm sokaklar ve yapılar ortaçağdan kalma görüntüsüyle sizi başka bir boyuta götürebilir. Barrio Gotico(Gotik mahalle) de denilen bu bölgede Maria del Mar bazilikası, Picasso Müzesi, Katalan Parlamento Binası, Tarih Müzesi ve müzenin altından katedrale kadar uzanan Roma kalıntıları diğer görülecek yerler arasında. Eski şehirdeki dar sokaklar, balkonlarından çamaşır sarkan evler, her evin farklı bir yaratıcılıkla boyanmış yaşayan kapıları arasında gezerken, ortaçağ Barselona’sını hissediyorsunuz. Sokaklarda cafeler, butikler ve en çok da tapas barlar dikkat çekiyor. Tapas, genelikle içkinin yanında yenilen bizim meze dediğimiz değişik atıştırmalıklar. Birkaç çeşidini denedik, fena değildi. Eğer acıkırsanız yine bu bölgede Baeselona’nın meşhur yemeği ‘’Paella’’yı deneyebilirsiniz. Genellikle deniz ürünlerinden ve sebzelerden yapılan bir tür safranlı pilav. Bizdeki kulplu bakır sahanlara benzeyen özel bir tencerede sunuluyor. Çoğu markette pirince ve tenceresiyle beraber set olarak satılıyor. Fiyatı 12 Euro civarında.
         Geldik Barselona’nın en popüler caddesi ‘’La Rambla’’ ya. Sahildeki Kristof Kolomb heykelinden Katalunya Meydanına kadar uzanan hareketli bir cadde bu. Eskiden bir dere yatağıyken kurutularak ıslah edilmiş bir bölgeymiş burası. Ortada geniş bir kaldırım üzerinde cafelerin, gazete bayilerinin, çiçekçilerin, ressamların ve performans sanatçıların olduğu ve sanki Barselona’nın kalbinin burada attığı bir cadde. Biz yankesiciye rastlamadık ama ‘’bul karayı al parayı’’ tarzı bir oyun yapan sahtekârlardan çok vardı. Eğer hem dinlenmek, hem de gelip geçeni seyretmek isterseniz yolun kenarındaki cafelerden birine oturup, sangrianızı ya da biranızı içebilirsiniz.’’Sangria’’ buraya özgü bir içecek. Kırmızı şarap ve meyve karışımından oluşuyor, içimi çok hafif ve genellikle cam sürahilerle ve çok büyük kadehlerle sunuluyor. Tadı biraz ‘’punch’’ı andırsa da soğuk içimi güzel.
        Sol tarafta mutlaka uğranması gereken ‘’Mercat de la Boqueria’’ adında çok eski bir pazaryeri var. Burada deniz ürünlerinden tutun da sebzeye, tropik meyvelere, çikolataya, kurutulmuş etlere uzanan bir yelpaze var. Gurmeler kadar, sıradan turistlerinde ilgisini çekecek olan bu renkli ve hareketli Pazar, dünyanın en çok gezilen pazarıymış. Biz de tropik meyvelerden oluşan içecekleri tatmadan çıkmıyoruz.
        Boqueria ‘nın arkasında kalan bölge ‘’Raval’’,eskiden denizcilerin, hayat kadınlarının ve dolandırıcıların olduğu şimdi bile huzursuz, ama hala modernleştirilmemiş bir bölgesi. Önünde konser verenlerin ve performans gösterilerinin yapıldığı Çağdaş Sanatlar Müzesi (MACBA) gençlerin popüler mekânlarından. Burada sinema, öğrencilere ücretsizmiş. Ayrıca, kentin en iyi restoranları ve cafeleri buradaymış.
         Yolun sonu Katalunya Meydanı. Ortasında bir park, havuz ve heykellerle süslenmiş büyük ve hareketli bir meydan. Bir köşesinde zincir mağaza El Corte İngles, diğer köşesinde gençlerin buluşma noktası Cafe Zürich, Hard Rock Cafe başka bir köşede de iki katlı Apple binası. İçi, dışı kaldırımları dolu. Mağaza kapalıyken bile ücretsiz internet bağlantısı var.
        Katalunya Meydanının yukarısında ‘’Gracia’’ bölgesine doğru çıkarken masalsı ve fantastik Gaudi evleri karşınıza çıkıyor. Casa Batllo, Gaudi’nin tam olarak bitirdiği tek eseri olarak biliniyor. 19.yy da yapılan binanın kırık mozaiklerle kaplı dalgalı dış cephesi, bir iskeleti ya da maskeyi andıran büklümlü demirden balkonları, sıra dışı pencereleri ve ilginç bacaları ile modernizmin başyapıtlarından sayılıyor. Casa Batllo bitişiğindeki Casa Amattler ve Casa lleo Morera adlı birbiriyle çatışan tarzdaki binalarla yan yana dizilmiş. Bu blok evlere ‘’La Manzana de La Discordia’’ deniyor.
    
    Birkaç blok ileride yolun karşısında Casa Mila (La Pedrera) yı görüyoruz. Dış cepheden bakıldığında bina kaya içine oyulmuş hissi verir, bu sebepten dolayı La Pedrera yani taşocağı deniyor. Kireçtaşından yapılmış dış cephesi, dalgalı bir görüntüye sahip. Bu bina, balkonlarındaki kıvrımlı ferforje demirleri ve çatısındaki heykelsi bacalarıyla dönem mimarisinde devrim yaratmış. Casa Mila, Barselona’daki ilk yeraltı otoparklı binasıymış.
         Gaudi’nin bir başka önemli eseri de Park Güell. Eğer parkın tamamını yorulmadan gezebilmek ve Barselona manzarası izlemek isterseniz parkı gezmeye tepe bölümünden başlamalısınız. Bunun için metrodan ‘’Vallcarca’’ durağında inip biraz yürüdükten sonra yarı basamak yarı yürüyen merdivenden oluşan 200m.lik çok dik bir yokuşu çıkmanız gerekiyor. Nefes nefese kalabilirsiniz ama yol bittiğinde yorulduğunuza değen bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Harika bir Barselona manzarası seyretmek isterseniz, en tepede taştan bir hacın olduğu korunaksız dar bir tepeye tırmanmanız gerekiyor. Büyük bir ağ oluşturan kıvrımlı patikalardan yürürken, ağaç gövdesini andıran taş sütunlar göze çarpıyor. Aşağıya doğru indiğinizde ‘’Solo de les Cent Columnes’’ denilen ortası kum kenarları dalgalı banklardan oluşan seyir terasına geliyorsunuz. Rengârenk seramik mozaiklerden oluşan bu banklarda oturacak yer bulmak çok zor. Ama denize kadar uzanan manzara çok güzel. Alt katta ise bu terası ayakta tutan kolonlar var. Kolonların olduğu mağaramsı alandaki tavan mozaikleri ve madalyonlar göz alıyor. Burayı kuşlar da beğenmiş ki, arkadaki kolonların aralarına yuva yapmışlar.
      Aşağıya inen basamakların ortasında ise kalabalıktan zor görebildiğimiz, şehrin sembolü mozaik kertenkele heykelinden oluşan bir çeşme var. Gaudi’ye özgü renkli ve canlı mozaikleriyle bir efsaneden fırlamış gibi duruyor. Ana girişte Gaudi’nin her zamanki gibi biraz fantastik, biraz çocuksu ruhunu sergileyen iki ev bulunuyor. Evlerin yumuşak hatları, masalsı görünüşleri, renkli ve kubbeli yapıları yine göz alıyor. Burayı gezerken, bu park dışındaki her şey artık size aynı geliyor.
       Barselona’ya gelmişken olmazsa olmazlardan biri de, FC Barselona’nın stadı ‘’Camp Nou’’yu ziyaret etmektir. Avrupa’nın en büyük stadına gitmek için metrodan Les Corts ya da Maria Cristina durağında iniyorsunuz. Biraz yürüdükten sonra giden insan kalabalığından stadın yerini hemen bulabiliyorsunuz. Stadın girişinde sizi bilet satış gişeleri karşılıyor. Bilet fiyatı 23Euro. Stada giden tünelin hemen başında iki katlı satış ofisi var. Formalar, anahtarlıklar, magnetler ve daha aklınıza gelen her türlü ticari ürün. İçerisi çok kalabalık ama iki tane Fenerli arkadaş bulup ayaküstü sohbet ediyoruz. Stadın girişinde maç görüntülerinden oluşan bir film gösterisi ve müze var. Çok profesyonel olan bu müzede kupalar, önemli maçlardan kalma formalar, kramponlar, biletler,  kaleci eldivenleri ve kaptanlık bantlarını görebilirsiniz. Daha sonra futbolcuların soyunma odaları, duş kabinleri, teknik direktörün taktik odası ve masaj odalarının olduğu bölüme geliyorsunuz. Bu bölümler kapalı olduğu için göremedik.
Tribünlerin de belli bölümleri ve basın tribünü açıktı. Buradan sahaya göz atmanız mümkün. Hafta içi gece 24.00 e kadar açık olan metro, Barselona’nın Real Madrid’i evinde yendiği maçlarda sabaha kadar açık oluyormuş. Her yerde parti varJ
          Barselona’da son durak, şehrin en yüksek üç tepesinden biri sayılan ‘’Montjuic’’. Metroyla gidecekseniz Paral-lel durağında ineceksiniz. Bu tepeye teleferikle ya da füniküler ‘le çıkabilirsiniz. Biz füniküleri tercih ettik. 215 m. yüksekliğindeki bu tepeye ‘’Yahudi Tepesi’’de deniyor. Tüm Barselona’ya hâkim bir manzarası vardı. Buradan şehrin tüm dar sokaklarını, sivri kulelerini ve limanı tüm ihtişamıyla görebiliyorsunuz. Bu tepe 18.yy dan kalma Montjuic Kalesine de ev sahipliği yapıyor. Bu kale eskiden hapishane olarak kullanılırmış, bugün ise askeri müze. Ayrıca Olimpiyat Stadı, İspanyol Köyü, Katalunya Sanat Müzesi de bu bölgede bulunuyor.
         Barselona tabi ki bu kadar değil, ama bizim görebildiklerimiz bunlar. Yürüyerek gezmenin avantajıyla gördüğümüz ve hafızamıza yerleşen diğer her şey de bize kaldı.